
Giriş
Hiçbir savın her yönüyle bilinebilir bir mutlaklık olmadığı gibi coşkularımızı okşayan bir kavram olan gerçeğin ise, öyle, ilk andaki görünüşüyle alıp kabul edeceğimiz herhangi bir şeyden çıkarsanamayacak olduğu açıktır.
Günlük yaşamlarımızın bayağılıklarının ötesinde bir dünya düşleme ve onun gerçekleşmesi için savaşma tutkumuz tamamıyla insani özümüzü açığa çıkarma çabasıdır.
İnsani varoluş sürecimiz bize egemenler tarafından tarihte sunulmuş bütünselliklerin bize ait olmadığını gösterdi. Bütünün gerçek olmadığı gibi kendinde şeylerin önsel varsayımsal nesneler olarak, düşüncede bir kurgu, düşüncede bir bütünsellik olduğu da açıktır. Bütün ideolojilerin ve her türden felsefi anlayışın içine düştüğü metafiziksel yaklaşım bize kendi doğa, toplum ve tarih kavrayışını gerçek tarihin bütünsel bir gerçekliğini sunma yanılsamasındadır.
Ama kendinde şeylerin, kişilerin kendi öznel ve niyetlerine göre nesnelleştirilmiş varlıkların gerçekliklerine ilişkin şizofrenik bir kuşku, bizi, neyin gerçeklik neyin yanılsama olduğunu anlamamızı güçleştirmektedir.
Bizi kahreden sonuç şudur: Nasıl oluyor da bu küçük adamlar, önlerinde medya arkalarında uluslar arası sermayenin olduğu sahnede çaldıkları tamtamlar ile kendi içlerindeki geçmiş günahlarından arınmak için yaptıkları yeni cin çıkarma ayinlerinden her seferinde başarıyla çıkıyorlar.
Ne zamandı… Daha 2007 de “Kim demiş devlet birey içindir. Bireyler devlet içindir.” demiyor muydu bu küçük adam.
Günlük hayatımızın kaba işkencelerinin ve sefil ölümlerimizin Azrailleri olan bu küçük generalleri sermayenin doymak bilmez iştahı ile kutsayan cüce bir devlet bizi içinde yüzdürdüğü lağım çukurundan çekip çıkarabilir mi?
Ya da biz entelektüeller bu küçük adamlara karşı ezilenlerin iç ağlamalarının, otistik yakarışlarının yalın çığlıkları olabilir miyiz?
Ezilenleri kendi gerçeklikleriyle kurdukları yanılsamayı ve bu küçük adamları birer dev olarak algıladıkları ters yansımayı nasıl düzelteceğiz?
Sosyal mücadeleler alanının çözeceği bir sorunu, ezilenlerin sefillik için de bir birinin boğazına sarıldıkları bu koşullarda biz üstlenebilir miyiz?
Sorularımıza kaynaklık eden düşüncelerin felsefi sunumu çözümünü sadece praksiste bulabileceğimiz konuları sıkıştırıldığımız teorik alan içinden yanıt vermek zorunluluğundan ya da nerdeyse tamamıyla praksisten yoksun oluşumuzdan kaynaklanıyor.
Türkiye’nin entelektüel açıdan çorak ikliminde teorik üretkenliğimiz Fransız Devriminin coşkusunu felsefi olarak karşılayan Alman filozoflarının gösterdiği başarılarının da çok gerisindedir.
Yanıtlarının gizi praksiste çözülecek olan soruların muhatabı ezilenler toplumsal mücadelenin belirlenimleri gereği olmaları gereken yerde olmadıkları gibi bu praksisin çözüme kavuşturacağı paradigmanın analizinde dahi yoksa entellektül salt teorik kalmaktadır.
Bu bir paradokstur; çözümleri praksiste saklı soruları teoride aramak daha baştan anlamsız bir çaba gibi gözükmektedir.
AMA düşüncelerinin gücü miğferinin çapı kadar olan bir general toplumsal hayatımızın siyasal, ekonomik, tarihsel, kültürel ve hatta günlük hayatlarımız dahil hemen her alanıyla ilgili sözde akademik/bilimsel açıklama ve kendi koyduğu bu çerçeve içinde itaat ve sadakat istiyor ise siyasal olarak bildirilememiş HAD hiç olmazsa entelektüel olarak bildirilmelidir.
Sivil ve asker ilişkisi
Medyanın çığırtkanlığına bakmayın, Genelkurmay geçmişe dönük bir eleştiride bulunmuyor, geçmişi entellektül bir tarzda sahipleniyor. Medyanın bu tavrını başka bir bölümde ele alacağız. Bizi şimdi daha çok ilgilendiren Genelkurmayın tarihsel gerçeklerden ve sosyo-ekonomik süreç ve yapılardan ve bu yapıların üzerinde şekillenen siyasal gelişmelerden bağımsız, tek yanlı, metafiziksel çıkarımsamalara dayalı analizler yapmasıdır. Bu yolla Genelkurmay “Türkiye halkına” katliam, baskı, sürgün, sefillik ve açlık dışında bir şey sunmadıkları kendi “onurlu” tarihlerini entelektüel bir tarzda savunmaktadır.
Ne büyük bir iş! “Krizi çıkarın kafanızdan kriz kalmaz” diyen Tayyip’in paşaları bize “gerçek tarihi unutun bakın göreceksiniz sadece bizim anlattıklarımız kalacak geriye” demekteler. Bir toplumun tarihinin her anında dışsal, negatif bir güç olarak, toplumun içine düştüğü bütün olumsuzluklardan sorumlu olacaksın ve sonra saygısızca, çıkacaksın bu topluluğun karşısına hem kendini aklayacaksın hem de bugünde “itaat ve sadakat” isteyecek ve onlara ne istemelerini ve nasıl yaşamaları gerektiğini buyuracaksın. Sen çok yaşa büyük apolet!
Montesquieu ne kadar haklıymış: “Bazı şeyleri bilmemek değil, kendi kendini bilmemek”.
Genelkurmayın Montesquieu’den öğreneceği çok şey var. Birincisi küvetler ayrılığını tanımlarken Montesquieu, orduyu kuvvet olarak tanımlamaz. Genelkurmay ‘ordunun kuvveti’ ile Montesquieu’nün ‘kuvvet ayrılığındaki’ kuvveti terimsel benzeşme nedeniyle birbirine karıştırmışa benziyor. Bunu anlayan hiçbir general, kendisinin de onayladığını iddia ettiği bu siyasal yapıda çıkıp konuşma yapmaz, yaparsa haddini aşacağını bilir. Çünkü Montesquieu devlet yapısını yasama, yürütme ve yargı olarak ayrılmış kuvvetlerin birliği olarak öne sürüyor. Orduyu ise yürütmenin emrinde yasalar çerçevesinde hareket eden bir yapı olarak tarifliyor. Sevgili okur Montesquieu’yü anlamış bir general yasamaya, yargıya, yürütmeye daha ötesi topluma ne yapacağını söyleme küstahlığına düşe bilir mi? Bir otoriteryan anlayış kendisini entelektüel bir retorikle kamufle edebilir mi?
Genelkurmayın sivil ve asker ilişkilerinde çarpıttığı ve görmemezlikten geldiği gerçek nedir: Batı uluslaşması ve aydınlanması yüzyıllar boyunca yerde feodal beylere gökte tanrıya karşı verilmiş sosyal, siyasal ve entellektül mücadelelerin üzerinde şekillenmiştir. Bu ulusların kurduğu devletler burjuva aklın edimselliğiydi. Montesquieu bu aklın ilk temsilcilerindendir.
Burjuvazi devletini kendi çıkarlarına uygun bir işlevsellikte, kuşkusuz diğer devletlerin ve yerel toplumsal mücadelelerin bileşik basıncı altında, donattı. Bu basınç ne olursa olsun burjuvazi genel çıkarlarının askeri koruyucusu ya da komitesi olarak orduya siyasette hiç yer vermediği gibi onu siyasal gereksinmelerinin açığa çıkardığı ya da siyasal sorunların çözümünün militer zoru gerektirdiği anlarda devreye sokmuştur. Ve daima devlet yapılanmasında siyasaya tabi kılmış ve siyasal erkin belirlenimi altında tutmuştur.
Savaş zor yoluyla yürütülen siyasettir; dolayısıyla ekonomik, siyasal çıkarların artık başka türlü sürdürülemeyeceğine karar verildiğinde devreye sokulur. Bu nedenle yapısı, tarzı ve süresi tamamıyla bu çıkarların uzam ve boyutuna bağlıdır.
Bu nedenle ordu hiçbir şekilde özerk olamayacağı gibi içyapısı, büyüklüğü vs. dahi çağsal gereksinimlere uygun olarak siyasal erk tarafından belirlenir. Çünkü bir devlet için ekonomik ve siyasal çıkarlar daha baştan uluslar arası çıkarlardır ve bu çıkarların savunusunun zoru gerektirdiği anda ordunun da buna cevap verebileceği yapıda olması gerekir. Bu çıkarları belirleyecek olan siyasal erktir bir general değil. Bu nedenle ordu özerk dahi davranamaz. Nerde kaldı ki Türkiye’de tamamıyla başına buyruktur. Ülkenin sosyal yapısı ve geleceğine ilişkin fikir beyan edemeyeceği gibi kendi başına çizdiği hedeflemelerle hareket eden bir ordu ülkenin genel çıkarlardan bağımsızlaşmış bir yapı olarak artık klasik bir terör aygıtıdır. Kürt illerinde ölüm kuyularından çıkarılan onlarca ceset bunun açık örneğidir. Ve tabi ki askeri diktatörlük örnekleri de hem Türkiye hem de Dünya tarihinde sayısızdır.
Kimle savaşılacağı, nasıl savaşılacağı, savaşın amacını, hedefini ve bunun yerini, yöntemini ve tarzını siyasal erk belirler. Savaş kararını ise parlamento verir. Orduya savaşmak düşer. Ordu savaşın kazınılması için gerekli askeri eylemlerin biçimini; strateji ve taktiğini, kaç askerler savaşılacağını belirler, savaşta araç olarak (uçak, tank, top vs) ne kullanılacağına karar verir. Yine savaşın ne zaman sona ereceğini askeri hedeflerinden çok gerçekleşmiş, ulaşılmış genel çıkarlara göre siyasal erk karar verir. Bir siyasal iktidar içinse aslolan askeri zora başvurmadan yani savaşmadan kazanmaktır. Devlet yönetiminde ustalık, ülke çıkarlarının savaşılmadan kazanılmasıdır asıl maharette buradadır.
Şimdi şu açıktır ki Genel Kurmay Başkanı “asker ve sivil arasındaki yetki ve sorumlulukların nasıl paylaşılacak” diye bir soruyu soramayacağı gibi bu soruya verdiği yanıtlarda tamamen yanlıştır.
Türkiye’de sorunun kaynağı; siyasal erklerin bu yavanlığı ve ordunun “Bazı şeyleri bilmemek değil, kendi kendini bilmemek” türünden bu patavatsızlığının kökleri neye dayanmaktadır:
Tarihsel koşullar kapitalizmin doğuşuna ve yükselen burjuvazinin feodal gericiliğe karşı verdiği mücadelelere denk düştüğü için uluslaşma her açıdan olumlu tarihsel bir momentti.
Batının aksine doğuda yıkılan imparatorlukların mirası üzerine kurulan devletler çok uluslu olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, aynı zamanda batı ulus devletlerinden farklı olarak doğuda ulus devletler burjuva akılcılığından yoksun olarak ortaya çıkmışlardır. Bundan dolayıdır ki Cumhuriyetin kuruluşu üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen taşralı bürokratik zihniyet bazen bir general bazen de sözde aydın olarak karşımıza çıkabilmektedir.
Türkiye’de Cumhuriyet burjuva aklın Osmanlıya karşı verdiği mücadelelerin ürünü olan Meşrutiyet devrimlerinin yengisi üzerine değil, bu süreçte başlayan Birinci Dünya Savaşının yenilgisi altında parçalanan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinden sıyrılmış asker-sivil bürokrasi tarafından kuruldu.
Ancak Anadolu toprakları henüz feodal ilişkileri parçalayacak gelişmişlikte bir maddi üretici güçten yoksundu. Cumhuriyetin üretim ve sosyal ilişkileri önce biçimsel olarak, başka bir anlatımla hukuksal olarak, kararname ve yasalarla oluşturulmaya çalışıldı. Ama feodal sosyal ve kültürel yapılar daha baştan buna karşı bir tepki ve direniş geliştirdi. Bu da cumhuriyet yapılarının korunması ve geliştirilmesi için genel bir siyasi baskıyı koşulladı. Cumhuriyetin sosyal ve kültürel gelişiminin üzerine yükseleceği sanayi ve ticaret aynı dönemde nerdeyse tamamıyla Rum, Ermeni ve Yahudi uluslarından sermayedarlarının elindeydi. Tek bir ulus üzerinden, Türkler, Cumhuriyeti geliştirmek isteyen asker-sivil bürokrasi bu sermaye gruplarını tedricen yok etti. Bu Cumhuriyetin ekonomik gelişme sürecini yavaşlattığı gibi esas olarak onun Jöntürklerinde içinden çıktığı burjuva kültürel yapıyı tahrip etti.
Bu tarihsel-toplumsal koşullar daha baştan Cumhuriyetin bürokratik-totaliter bir yapıda gelişmesine yol açtı. Ve süreç Cumhuriyetin asli koruyucusu ve kollayıcısı olarak orduyu, burjuva sivil toplumun gelişmemiş olduğu koşullarda, diğer toplumsal yapılar ve siyasa üzerinde egemen bir konuma yükseltti.
Cumhuriyetin kuruluş sürecindeki yapısal sorunlarının yukarda özetlediğimiz nesnel, tarihsel-toplumsal doğası anlaşıla bilir niteliktedir. Anlaşılmaz ve itiraz konusu olan Cumhuriyetin kurucularının gölgelerine saklanmış bu küçük adamların sivil toplumun inanılmaz bir boyutta geliştiği çağımız Türkiyesinde, kendi bürokratik çıkarları uğruna, bunu sürdürme inadıdır.
Ordunun siyasi yaşamdaki bu pozisyonu son derece önemli üç şeye yol açmıştır:
Birincisi daha baştan ekonomik ve sosyal köklerinden yoksun bir yeni insan yaratma ve kendi ideallerine göre şekillendirme çabasıdır. Batı tarzı yaşam alışkanlıkları yukardan dikte edilmeye çalışılmıştır. Gerçek kültürel içerikten yoksun kof bir biçimsellik bütün hayat tarzımıza egemen kılınmıştır. Bu sivil toplumun, kapitalist üretimin gelişimine paralel olarak kendi ayakları üzerinde serpilmesini engellemiştir. Dahası sosyo-ekonomik gelişmelere koşut ve batının kültürel mirasından beslendiği oranda gelişen alternatif kültürel ve siyasal yapılar anında büyük bir tahammülsüzlükle yok edilmiştir. Ordu toplumun yönetsel iplerini her an elinden kaçıracakmış korkusu ve refleksiyle davranmıştır. Siyasal ve kültürel gelişmeleri sürekli kendi denetiminde kalmasını sağlamak için her yere kendi sentetik aydınlarını yerleştirerek toplumun kültürel ve entelektüel derinliğini miğferin çapı ile sınırlandırmıştır. Bu gün ülkemizdeki kültürel, sanatsal, edebi ve entelektüel güdüklük tamamen bunun ürünüdür. Verili kültürel düzey ise bütün bu baskılara rağmen ve ona karşı yaratılmıştır.
İkincisi ise Cumhuriyet’in üzerinde yükseleceği maddi üretici güçlerden yoksun olarak, çatıdan başlanarak kurulmuş olması daha baştan feodal yapıların itirazı ile karşılaştı. Yerel feodal yapılar sosyal, kültürel ve fırsat buldukça siyasal muhalefeti yükseltti. Çok partili siyasal yaşama geçildiğinde yeni siyasal parti doğrudan bu güçler üzerinde yükseldi. Bu durum siyasal hayatımızın tamamen yanlış bir eksende gelişmesine yol açtı. Bu eksen kayması, siyasal hayatımızın bu paradigması hala sürmekte ve sorunlarımızın baş mimarıdır. Devletin kurucu partisi olarak CHP asker-sivil bürokrasinin çıkarlarını temsil ettiği halde geçmiş değerlerin bir savunucusu olarak ortaya çıkan yeni parti karşısında ilerici-solcu bir görüntü kazandı. Oysa yeni parti ya da partiler gelişmekte olan burjuva çıkarların ve özgürlüklerinin savunucusu olarak ortaya çıksalardı, CHP, daha baştan devletçi, bürokratik, totaliter ve dolayısıyla gerici bir yapıda gözükecekti ya da bu yapısı gizlenemeyecekti.
Burada göstermeye çalıştığım CHP’nin nasıl göründüğünün ve algılandığının ötesinde gerçek karakterinin devletçi, totaliter ve gerici olduğu ancak feodal güçlerin muhalefetinin bunu gizlediğidir. Bu muhalefet karşısında ordunun cumhuriyeti savunma yüklemi onunda tüm tarihsel, toplumsal rolü gereği sahip olduğu gericiliğine rağmen ilerici bir misyona sahipmiş yanılsamasını yarattı. Orduyu gerçekleştirecekleri devrimin ittifakı olarak gören Türk sol çevrelerinin yanılsaması toplumsal-tarihsel gelişmelerin bu nesnel doğasını yanlış anlamalarından kaynaklanmaktadır.
Hala toplumumuzda ana kamplaşmaları belirleyen bu paradigma henüz parçalanmış değil. “Ne şeriat ne darbe”, “ne takke ne postal” diyen demokratik sol muhalefetin gücü henüz bu paradigmayı aşmaktan çok uzaktır. Verili siyasal aktörlerle -sol yapılar dahil- bu paradigmanın olumlu bir çözümü yoktur. Verili siyasal yapı ve aktörler bu paradigmayı yeniden ve yeniden üretmektedir. 22 Temmuz genel seçimleri bu açıdan son derece öğreticidir. AKP’nin güçlenmesinden rahatsızlık beyan eden Genelkurmaydır ama o AKP’nin güçlenmesinin asıl sorumlusu da Genelkurmayın ta kendisidir. Ne ironi değil mi! Küresel sermayenin çıkarlarını sürdüren AKP’nin yükselmesi Genelkurmayla bir danışıklı dövüş mü yoksa askerlerin darbe tehdidi mi onu size bırakıyorum. Genelkurmay ve CHP, AKP’nin ekonomik programına hiç itiraz etmediklerine ve bizzat Genelkurmay 12 Eylül darbesiyle bu ekonomik programın silah zoruyla başlatıcısı olduğuna göre bu sorunun yanıtı zor olmasa gerek. Ülkemizin içine saplandığı bütün bu pisliğin, sorun yumağının sorumlusu bu yapılardır. Ve bu yapılarında birbirini ürettikleri son derece açıktır. Takke ve miğfer, cami ve kışla arasında hiçbir sorunumuzun çözümü yoktur.
Tek çözüm bütün bu yapıları aşmış durumda olan gelişmiş düzeyi ile sivil toplum içinden onun taleplerini yükseltecek yeni toplumcu sol bir siyasal anlayış hem bu paradigmanın hem de onu koruyan ve yeniden üreten siyasal yapıları aşacak tek alternatif olarak gözükmektedir.
Ordunun siyasal yapı üzerindeki bu otoritesinin üçüncü daha önemli sonucu emperyalist ülkelerin ülkemiz üzerindeki hegemonya olanaklarını çeşitlendirmesidir. Ordunun salt devlet ve siyasal alana müdahale ettiğini söylemek meseleyi basite almaktır. Ordu gerçekte yukarda da değinildiği gibi tüm toplumsal hayatımıza nüfuz etmektedir. Bu durum emperyalist ülkeleri ekonomik, sosyal ve siyasal yapımızı kendi çıkarlarına uygun bir tarzda manipüle etmek için orduyu kullanmalarına yol açmıştır. Daha baştan orduyu kendi denetimlerine almak için her türlü yola başvurmuşlardır. Ve bunda da tamamıyla başarılı olmuşlardır. Bağımsız, anti-emperyalist, direnişin son kalesi Türk ordusu gibi söylemler yine ordunun sol içerisindeki ajanları ve propagandistlerince yayılan ve egemen kılınmaya çalışılan aptalca bir mittir.
Ordunun Türk siyasal yaşamı üzerindeki etkisini sürdürme çabası, onun, küresel sermayenin çıkarlarının sürdürülmesi açısından hala işlevsel olmasındandır. Çeşitli uluslararası güçler ordunun bu konumundan son derece memnundur. Genelkurmay Başkanının ifade ettiği Türk ordusunun ‘onurlu’ tarihindeki bütün darbeler, Türk halkına karşı, uluslararası sermaye güçlerinin çıkarlarını gerçekleştirmek için yapılmıştır. Halen içinde yaşadığımız ekonomik, sosyal ve siyasal hayatımızı koşullayan 12 Eylül darbesi küresel, emperyal güçlerin çıkarlarını gerçekleştirmenin en açık diktatörlüğüydü. Onların çıkarlarının askeri zor yoluyla Türk toplumuna kabul ettirilmesiydi.
İçinden geçtiğimiz uluslararası konjonktür ve PKK ile savaş ordunun siyasal yaşamımızdaki yerini korumasının gerekçelerini sağlamaktadır. Ergenekon operasyonları da göstermiştir ki ordu kendisinin siyasal yapıdaki egemenliğinin gerekçelerini sağlamak için kışkırtıcı, gizli askeri komplolar hazırlamakta ve hayata sokmaktadır. Peki ama bunu kim için yapmaktadır?
Nerden bakarsak bakalım şu açıktır ki ordunun toplum ve siyaset üzerindeki egemenliği Türk halkının geleceğini tehdit etmektedir. Ordunun bu pozisyonu Türk halkı için uluslar arası güçlere karşı bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Ülkemizin bağımsız ekonomik gelişimini diğer pek çok şeyin yanında uluslararası güçler ve onun temsilcisi IMF’nin istemediği açıktır. Türk halkının değil, ‘Onurlu’ ordu IMF’nin isteklerinin gerçekleştirilmesinin askeri bekçiliğini yapmaktadır. Tüm bunlara karşılıkta uluslararası güçlerden devlet ve siyaset üzerinde “özerlik”(!) istemektedir.
Tarihimizin bütün acı deneyimleri şunu göstermiştir; orduyu siyasal yaşamın tamamıyla dışına iterek, sivil toplum tarafından belirlenmiş asli görevleri dışında hayatımızın bütün alanlarından çıkarmalıyız. Genelkurmayın bütün cafcaflı sözlerinin kalabalığı içinde bizim gözlerimizden saklamaya çalıştığı bir başka gerçek ise bu ordunun kendi aslı görevlerinin -sınır bekçiliğinden, askeri tehditleri bertaraf etmeye ve savaşmaya kadar- hiçbirinde başarılı olmadığıdır. Dahası hemen her sene başımızda patlayan bombalardan da -İstanbul Güngören, Diyarbakır, Anakara Ulus ve daha nicesi- anladığımız gibi ordu toplumsal yaşantımızın provokativ aktörü olarak gerçek hayatlarımızı tehdit etmektedir. Kendi halkının çıkarlarını kollayan bir genelkurmayın olduğu topraklarda değil bombalar bir mantar tabancası bile patlamaz. Genelkurmay halkımızın can güvenliğinden birinci dereceden sorumludur. Hiçbir entelektüel gevezelikle Genelkurmay, Türk halkının çıkarlarına karşı, ona rağmen, ona yabancı, ona dışsal, onun üzerinde otoriter, yabancıların çıkarları adına onun canını yakan ve onun içinde bulunduğu sefaletten sorumlu bir güç olduğu gerçeğini saklayamaz.
Bu palavrayı artık kimse yemez.